Sosyolog Dergisi Bir DUSODER Yayınıdır

Kapatmak için ESC Tuşuna Basın

MÜZEYEN ESMER

**Depremin Üçüncü Yılında Antakya:

Yıkım, Yas ve Toplumsal Çözülme Üzerine Sosyolojik Bir Tanıklık**

Bitmeyen Yas Süreci

6 Şubat 2023’te meydana gelen ve 11 ilimizi kapsayan depremler, yalnızca fiziksel bir yıkıma değil, aynı zamanda derin ve çok katmanlı bir toplumsal travmaya yol açmıştır. Maraş merkezli başlayan ve Hatay’da büyük bir yıkımla patlayan bu afet, klasik anlamda bir “doğal afet” olmanın çok ötesinde; ihmal, eşitsizlik, yönetişim sorunları ve yapısal kırılganlıkların açığa çıktığı tarihsel bir kırılma noktasıdır.

Deprem, sabahın en karanlık saatlerinde, insanların en savunmasız olduğu anda gerçekleşmiştir. Uykunun en derininde saat 04.17’de zaman durdu, hayat durdu. Yaşanan sarsıntılar, binlerce insanı hazırlıksız yakalamıştır. Denetlendiği, güvenli olduğu iddia edilen yapılar saniyeler içinde çökmüştür. Bu durum, yapı güvenliğinden kentsel planlamaya kadar uzanan geniş bir alanda kurumsal sorumlulukların sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır.

Deprem anında ve hemen sonrasında yaşananlar, afet yönetimi literatüründe sıklıkla vurgulanan “ilk 72 saat” kavramının Antakya özelinde işlevsiz kaldığını göstermiştir. Enkaz altından yükselen “Sesimi duyan var mı?” çağrıları, yalnızca bireysel yardım talepleri değil; aynı zamanda devlet-toplum ilişkisinin kriz anındaki kopuşunun sembolü hâline gelmiştir.

Sahada kazma, kürek, kepçe olmadan, tamamen bireysel ve kolektif dayanışma refleksiyle yürütülen kurtarma çabaları, bir yandan güçlü bir toplumsal dayanışmayı ortaya koyarken; diğer yandan kurumsal yokluğun yarattığı travmayı derinleştirmiştir. Bu noktada dayanışma, bir başarıdan çok, zorunlu bir yardımlaşma mekanizması olarak ortaya çıkmıştır.

6 Şubat Depremlerini takip eden üçüncü- dördüncü büyük sarsıntılar (6.8 ve 7.2 şiddetinde 20 dakika arayla meydan geldi) 20 Şubat günü Antakya’da arka arkaya patladı. Bu son depremler sonucunda Ayakta kalabilmiş yapıların da yıkılmasına neden olmuştur. Böylece fiziksel kayıplar artarken, toplumsal güven duygusu neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır. Konutların, sitelerin ve rezidansların “canlı mezarlara” dönüşmesi, modern kent efsanesinin —güvenli yaşam alanı söyleminin— çöküşünü simgelemiştir.

Yakınlarını kaybeden bireyler için yas süreci, klasik anlamda tamamlanabilir bir süreç olmaktan çıkmıştır. Enkazdan günler sonra çıkarılan, kimlik tespiti için DNA örnekleri alınan, toplu mezarlara defnedilen kayıplar; yasın bireysel olmaktan çıkıp kolektif ve süreğen bir hâl almasına neden olmuştur. Bu bağlamda Antakya’da yas, zamana yayılmış bir iyileşme süreci değil; sürekli yeniden üretilen bir toplumsal olgu halin almıştır. 

Barınma sorununun çadır ve konteynerlerle kısmen çözülmesi, toplumsal normalleşme anlamına gelmemiştir. Kentin altyapısı, ekonomik dolaşımı ve kamusal alanları işlevsiz hâle gelmiştir. Bankaların, ulaşım ağlarının, iletişim sistemlerinin çalışmaması; Antakya’yı sosyal ve ekonomik olarak askıya alınmış bir kent konumuna sürüklemiştir.

Yardımların artmasına rağmen, koordinasyon eksikliği ve plansızlık, kaynakların adil dağıtılmasını engellemiştir. Bu durum, afet sonrası eşitsizliklerin derinleşmesine ve yardımın da bir adaletsizlik alanına dönüşmesine neden olmuştur.

Enkaz kaldırma süreci ise başlı başına bir halk sağlığı ve çevre sorunu yaratmıştır. Asbest başta olmak üzere zararlı maddelerle ilgili gerekli önlemler alınmadan yürütülen çalışmalar, depremzedeleri bu kez görünmez bir tehditle karşı karşıya bırakmıştır. Enkazın tarım alanlarına, zeytinliklere ve Asi Nehri’ne dökülmesi, çevresel yıkımın uzun vadeli sonuçlarını beraberinde getirmiştir.

İkinci yıldan itibaren başlatılan yeniden inşa süreci, Antakya özelinde “yerinde ve adil dönüşüm” ilkesinden uzaklaşmıştır. Rezerv alan uygulamaları, tarım arazileri ve zeytinlikler üzerinde yoğunlaşmış; bu durum, mekânsal adalet ve mülkiyet hakkı tartışmalarını gündeme taşımıştır. Halkın itiraz mekanizmalarına erişimi sınırlı kalmış, belirsizlik ve güvensizlik toplumsal huzursuzluğu artırmıştır.

Üçüncü yıla gelindiğinde çekilen konut kuraları, depremzedeler arasında yeni bir eşitsizlik ve kırılma yaratmıştır. Konut büyüklükleri, yer seçimleri ve mahalle bütünlüğünün bozulması, yalnızca mekânsal değil; sosyal ağların da parçalanmasına yol açmıştır.

Bugün Antakya’da yaşanan süreç, yalnızca bir yeniden inşa faaliyeti değil; aynı zamanda hafızanın, aidiyetin ve kent kimliğinin yeniden tanımlanmasıdır. Ancak bu tanımlama, yerel halkın katılımı ve rızası olmadan yapıldığında, iyileştirici değil; travmayı derinleştirici bir nitelik kazanmaktadır.

Depremin üçüncü yılı geride kalırken Antakya’da değişen şey, yalnızca fiziksel çevre değildir. Kentin ruhu, toplumsal dokusu ve kolektif belleği ağır bir baskı altındadır. Kadim Antakya, binlerce yıllık tarihsel birikimiyle yalnızca korunması gereken bir mekân değil; toplumsal hafızanın yaşatılması gereken bir varoluş alanıdır.

Bu nedenle Antakya’nın yeniden ayağa kalkması, yalnızca betonarme yapılarla değil; adalet, katılım, şeffaflık ve toplumsal onarım ilkeleriyle mümkün olacaktır.


Müzeyyen Esmer

Sosyolog – Ekonomist – Aile Danışmanı

Dergiler