Sosyolog Dergisi Bir DUSODER Yayınıdır

Kapatmak için ESC Tuşuna Basın

Sosyolog/Aile Danışmanı Serap Bayar

 

Kanıt Dizisi 45. Bölüm Analizi
Diziyle ilgili yorumlarıma geçmeden önce diziyi özetleyerek başlamak daha doğru olacaktır.  

Küçük bir çocuk, annesiyle yürürken yerde battaniyeye sarılmış halde yatan çocuğu fark ediyor. Annesi önce onu uzaklaştırmaya çalışsa da çocuk içindeki saflık ve vicdanla vazgeçmiyor. Israr etmesi üzerine ekiplere haber veriliyor. Polis olay yerine geldiğinde ise yerde yatan çocuğun ağır şekilde darp edildiğini ve kısa süre önce hayatını kaybettiğini anlıyorlar. Yapılan konuşmalarda, eğer biri daha önce haber verseydi belki de kurtulabileceği düşüncesi insanın içini acıtıyor.  

Bölümdeki en sarsıcı ayrıntılardan biri, çocuğun korkudan altını ıslatmış olmasıdır. Bu detay aslında onun ölmeden önce yaşadığı dehşeti sessizce anlatıyor. Çocuğun yalnızlığı, çaresizliği ve korkusu……  

Polisler çevredeki esnafa soru sorduklarında ise toplumun duyarsız yüzü ortaya çıkıyor. İnsanların çoğu “Tinerci bunlar”, “Serseri çocuklar” diyerek olayı küçümsüyor, hiçbirinin gerçekten ilgilenmediği görülüyor. Oysa o çocuklar sadece sokakta yaşayan değil; korunmayan, görülmeyen, değersiz hissettirilen çocuklar. Duyarlı biri çıkıp erkenden haber vermiş olsaydı bir çocuk şimdi yaşıyor olacaktı.  

Burada bölümün en güçlü mesajlarından biri de Sevil Atasoy’un sözlerinde karşılığını buluyor:    
“Oyun oynayamayan, okula gidemeyen ve akşam evinde anne babasıyla olamayan bütün çocuklar sokak çocuğudur.”  

Çocuğun ölümünün bir anlık şiddetin sonucu değil; uzun süredir süregelen ihmallerin, dayakların ve korkunun sonucu olduğunun anlaşılmasıdır. Çocuk adli tıpa götürüldüğünde vücudundaki eski darp izleri, uzun zamandır sistematik şiddete maruz kaldığını açıkça gösteriyor. Yani o çocuk sadece o gece öldürülmemişti; aslında günlerce, aylarca yavaş yavaş yok edilmişti.Ölen çocuk henüz 11-12 yaşlarında. Ama küçücük yaşına rağmen kendisinden daha küçük bir çocuğu korumaya çalışıyor. Sokakta keman çalarak para kazanmaya çalışan 7-8 yaşlarındaki çocuk için hayata dair küçücük bir umut doğuyor. Emekli bir öğretmen onun yeteneğini fark edip evine davet ediyor, ona ücretsiz keman dersi vermek istiyor. O küçücük çocuk için bu, belki de ilk kez “normal bir çocuk” gibi hissedebileceği bir fırsat oluyor.  

Hayatın en acı tarafı da burada başlıyor. Çünkü ölen çocuk, arkadaşının bu hayalini gerçekleştirebilmesi için onun yerine sokakta kalıyor, oyun salonunda vakit geçiriyor ve onu bekliyor. Kendisi şiddete alışmış gibi davranıyor ama aslında arkadaşının biraz olsun çocuk olabilmesini istiyor. Soruşturma ilerledikçe polisler, öldürülen çocuğun cebinde bulunan oyun salonu kartını önemli bir delil olarak değerlendiriyor. Kart üzerinden yapılan araştırmada, çocuğun sık sık bir oyun salonuna gittiği ve burada Aykut isimli küçük çocukla bağlantılı olduğu ortaya çıkıyor. Aykut anne babasını trafik kazasında kaybetmiş amcası hapse girince sokaklarda kalmak zorunda olan bir çocuk.Ekip daha sonra Aykut’un karşı apartmanda yaşayan Madam Anna isimli yaşlı bir kadın tarafından keman dersleri aldığını öğreniyor. Madam Anna, Aykut’un sokakta keman çalarken içindeki yeteneği fark etmiş, ona sadece müzik öğretmek değil aynı zamanda çocuk olduğunu hissettirmek istemiş biri olarak karşımıza çıkıyor. Bölümde Madam Anna karakteri, sokakta herkesin görmezden geldiği çocuklara hâlâ insan gözüyle bakabilen nadir kişilerden biri oluyor. Madam Anna, Aykut’un içindeki yeteneği ve masumiyeti gördüğü için ona sadece keman dersi vermiyor; aynı zamanda şefkat göstermeye çalışıyor. Bir gün ders sırasında Aykut’a çeyrek altın veriyor. Bu aslında bir ödül, bir destek, belki de çocuğun hayatında ilk kez gördüğü gerçek bir değer duygusu.  

Çocuklar altını saklamaya çalışıyorlar çünkü yaşadıkları ortamda ellerindeki en küçük şeyin bile ellerinden alınacağını biliyorlar. Fakat onları çalıştıran kişiler durumu fark ediyor. Çocukları korkutup baskı altına alarak Madam Anna’nın evini öğreniyorlar. Orada daha fazla altın olduğunu düşünerek hepsini almak için plan yapıyorlar. Ve burada önemli bir ayrıntı özel bir günde ellerinde çiçeklerle belediyeden geldiklerini söyleyerek eve giriyorlar madamı bağlayarak evi soyuyorlar. Madam Anna’nın yaşlı ve tansiyon hastası olması olayın ağırlığını daha da artırıyor. Yaşadığı korku ve şiddet nedeniyle fenalaşıyor, hastaneye kaldırılıyor ve durumunun ağır olduğu öğreniliyor. Bölüm burada sadece çocukların değil, iyilik yapmaya çalışan insanların da bu suç düzeni içinde nasıl zarar gördüğünü anlatıyor. Baki, bu bölümde sadece öldürülen bir çocuk değildi.O, yoksulluğun, sevgisizliğin, ihmâlin ve insan vicdansızlığının içinde kaybolmuş binlerce çocuğun temsilcisiydi.Babası tarafından para kazanması için bir çetenin eline bırakılmıştı. Daha çocuk yaşta hayatı, umutları ve hayalleri elinden alınmıştı. Oyun oynaması, okula gitmesi, korktuğunda birine sarılması gereken yaşlarda; dayakla, korkuyla ve sokakta hayatta kalmaya çalışıyordu.Belki kimse onun ne olmak istediğini sormadı.Belki ilk kez bir arkadaşını korumaya çalışırken gerçekten çocuk gibi davranmıştı.Çünkü Baki, kendisi gibi acı çeken küçük bir çocuğun keman çalabilmesi, birkaç saatliğine bile olsa sokaktan uzak kalabilmesi için kendi hayatını sessizce ortaya koymuştu.Ama onun hikâyesi, toplumun görmezden geldiği çocukların hikâyesiydi. İnsanların “tinerci”, “serseri” diyerek yanından geçtiği, yardım etmek yerine başını çevirdiği çocuklardan biriydi. Oysa Baki’nin de hayalleri vardı. Belki sadece sıcak bir yatakta uyumak, korkmadan yaşamak, birinin ona gerçekten sahip çıkması…  

Baki’nin ölümü aslında bir cinayetten çok daha fazlasıydı.    
Bir çocuğun çocukluğunun elinden alınmasının, insanlığın sessiz kalmasının ve sistemin koruyamadığı hayatların acı bir sonucuydu. Kanıt dizisinin 45. bölümü, yalnızca bir suç hikâyesi anlatmaz; insanın özüne dair çok eski bir soruyu da yeniden gündeme getirir: İnsan gerçekten kötü mü doğar, yoksa onu yaşadığı hayat mı şekillendirir?  

Bu sorunun kesin bir cevabı olmasa da bölüm boyunca verilen mesajlardan biri şudur: İnsan, doğduğu andan itibaren yalnızca kendi karakteriyle değil; ailesi, gördüğü sevgi, yaşadığı travmalar, toplumun yaklaşımı ve maruz kaldığı şartlarla biçimlenir. Şiddetin içinde büyüyen bir çocuk ile sevgi ve güven içinde büyüyen bir çocuğun hayata bakışı aynı olmaz. Çünkü insan ruhu, gördüğü davranışların izlerini taşır.  

Ancak bölümün asıl vurucu tarafı sadece “kötülüğün kaynağı” değil, iyiliğin neden sustuğudur. Sokakta yardıma ihtiyacı olan bir çocuğu görüp başını çeviren insanlar, korkudan susanlar, “bana dokunmasın” diyerek uzaklaşanlar… Bunlar aslında modern toplumun vicdan aynasıdır. İnsan bazen kötü olduğu için değil; yorulduğu, korktuğu, çaresiz hissettiği ya da duyarsızlaşmaya alıştığı için sessiz kalır. Fakat sessizlik de zamanla kötülüğün büyümesine alan açar.  

Hayatım başka bir ailede, başka bir yerde, başka bir coğrafyada başlamış olsaydı ben yine aynı ben olur muydum? İnsan gerçekten doğuştan mı kim olduğunu taşır, yoksa yaşadığı çevre, ailesi, toplum ve hayat şartları mı onu şekillendirir? Belki de insanın en büyük sorgularından biri budur. Çünkü yaşadığımız hayat, düşündüğümüz kadar yalnızca bize ait değildir. İçinde doğduğumuz ev, duyduğumuz ilk sözler, gördüğümüz sevgi ya da eksikliğini hissettiğimiz merhamet; hepsi karakterimizin görünmeyen parçalarını oluşturur.  

Bu yüzden toplumsal meseleler aslında hepimizi ilgilendirir. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan acı, adaletsizlik ya da duyarsızlık yalnızca oradaki insanların değil, tüm insanlığın ortak sorunudur. Çünkü insan, diğer insanların hayatına dokunabildiği ölçüde gerçek bir toplum oluşturabilir. Daha yaşanılır bir dünya ancak insanların birbirine el uzatmasıyla mümkündür. Birbirini görerek, anlayarak ve yalnız bırakmayarak…  

Bazen düşünüyorum; hayatın içinde ne çok şeyi görmüyor ya da görmezden geliyoruz. Sokakta yardım bekleyen bir insanı, sessizce acı çeken bir çocuğu, yalnızlığına alışmış bir yaşlıyı ya da içindeki umudu kaybetmeye başlayan bir genci… Belki de en tehlikeli şey, kötülüğün varlığı değil; ona alışmak. Çünkü insan bir süre sonra gördüğü acıları normalleştirmeye başlıyor. Oysa fark etmek bile vicdanın hâlâ canlı olduğunu gösterir.  

Bir atasözü vardır: “Önce kendi kapını süpür.” Eskiden bu söz bana yalnızca insanın kendini düzeltmesi gerektiğini anlatıyor gibi gelirdi. Ama bugün düşünüyorum da, belki de bu sözün devamı olmalı: Kendi kapını süpürdükten sonra dışarıya da bakabilmek… Çünkü kapımızın önüne çıktığımızda neleri fark etmiyoruz, hangi acıların yanından geçip gidiyoruz, hangi sessizlikleri duymuyoruz; bunları görmek aslında insan olmanın en önemli taraflarından biri.  

İnsanlık belki de tam burada başlıyor. Başkasının hayatına tamamen yabancılaşmamakta, “Bu beni ilgilendirmez” dememekte, bir insanın acısını yalnızca uzaktan izlememekte… Dünyayı değiştiren şey bazen büyük olaylar değil; küçük bir fark ediş, samimi bir yardım eli ya da içten gelen bir merhamet duygusu olabiliyor.  

Ve belki de asıl mesele şudur: İnsan, sadece kendi hayatından değil, gördüğü her hayattan da biraz sorumludur.  

Kanıt Dizisi 45.bölümü yalnızca bir polisiye hikâyesi değil, insanlığın vicdanını derinden sarsan toplumsal bir dramdır. Bölüm boyunca aslında bir cinayetten çok daha fazlasını izleriz. Yoksulluğun, eğitimsizliğin, çaresizliğin ve insanlığını kaybetmiş insanların çocukların hayatlarını nasıl kararttığını görürüz.  

Bölümde eğitim almamış ve sosyal durumu oldukça kötü olan bir ailenin, çocuklarının geleceğini düşünemeden çok sayıda çocuk sahibi olduğu ve zamanla onlara bakamayacak hale geldiği anlatılır. Belki de en acı tarafı, bu çocuklardan vazgeçilmesidir. Çünkü çocuklarımızdan biri, ailesi tarafından korunması gerekirken üzerinden para kazanılacak bir araç haline getirilmiştir. Çalıştırılan, aslında dilendirilen ve hayatı hiçe sayılan küçücük bir çocuk olarak suç çetelerinin eline bırakılmıştır. Üstelik yalnız da değildir; orada bulunan diğer çocuklar da benzer kaderleri paylaşmaktadır.  

Elbette bütün çocukların aileleri tarafından bilerek bu karanlığın içine bırakıldığını düşünmek de doğru olmaz. Aralarında kaçırılmış, ailesini kaybetmiş ya da tamamen kimsesiz kalmış çocuklar da mutlaka vardır. İşte tam burada insan, insanlığını sorgulamaya başlıyor. Çünkü bu çocukların üzerinden para kazanan insanlar artık yalnızca kötü insanlar değil; insan siluetine bürünmüş, vicdanını tamamen kaybetmiş yaratıklardır. Küçücük çocukların acılarıyla, korkularıyla ve açlıklarıyla kazandıkları paraları nasıl bu kadar rahat harcayabiliyorlar, bunu anlamak mümkün değildir.  

Bölümün en dokunaklı taraflarından biri ise çocuğumuzun saflığı ve temiz kalbidir. Kendi hayatı zaten karanlık ve zor koşullar içindeyken, başka bir çocuğun biraz olsun gülümseyebilmesi için onun yerine cezayı üstlenmesi, insanlığın hâlâ tamamen ölmediğini gösteren küçücük ama çok güçlü bir ayrıntıdır. Fakat bu iyilik, korkunç bir şiddetle karşılık bulur. Çocuğumuz acımasızca dövülür ve öldüğünü düşündükleri için soğuk bir kış günü sokağa bırakılır.  

Belki de bölümün en ağır gerçeği tam burada yüzümüze çarpar: Erken müdahale edilseydi bu çocuk yaşayabilirdi. Ama insanlar yanından geçip gider. Görmezden gelir. Herkes kendi hayatına yetişmeye çalışırken orada bir çocuk can çekişmektedir. Aslında orada can veren yalnızca bir çocuk değil, insanlığın vicdanıdır.  

Diğer tarafta ise hayata kemanıyla tutunmaya çalışan küçük bir çocuk vardır. O güzel nağmelerin arasında umut saklıdır. Emekli bir müzik öğretmeni onu fark eder, evine alır ve ona destek olmaya çalışır. Belki de ilk kez biri onu gerçekten görür. İlk kez biri onun içindeki yeteneği, kırılmış ruhunu ve kurtulma ihtimalini fark eder. Çocuk iyi olmaya, hayata tutunmaya çalışırken kötülük yine kapısını çalar. Ve sonunda o umut ışığını da söndürürler. Küçük çocuk hem onu koruyan arkadaşını hem de ona destek olmaya çalışan öğretmenini kaybeder. Geriye ise umutsuzca sokaklarda yaşamaya çalışan yalnız bir çocuk kalır.  

Bu bölüm bizlere çok ağır ama gerçek bir soru soruyor:    
Bir toplum, çocuklarını koruyamıyorsa gerçekten neyi koruyabiliyordur?  

Belki de en korkutucu olan şey kötülüğün varlığı değil; insanların buna alışmasıdır. Çünkü bazen bir çocuğun hayatı, birkaç saniyelik bir fark edişe, bir yardım çağrısına kulak vermeye ya da “Ben ne yapabilirim?” diyebilecek bir vicdana bağlıdır. Ve ne yazık ki çoğu zaman insanlar görmemeyi seçer.  

Kanıt dizisinin 45. bölümü tam da bu yüzden unutulmazdır. Çünkü bize yalnızca bir suç hikâyesi anlatmaz; insanlığın sessiz çığlığını duyurmaya çalışır.  

Dergiler