KRİMİNOLOJİK BİR BAKIŞLA ÇOCUK SUÇLULUĞUNUN ŞEYTANLAŞTIRILMASI
Kriminolojik bir perspektifle başlamak gerekirse; çocuk suçluluğu yalnızca yasaların ihlal edilmesi değil, gelişim sürecindeki bireyin biyolojik, psikolojik ve en önemlisi sosyal çevresiyle girdiği çatışmanın dışavurumudur. Literatürde bu kavram, çocuğun içinde bulunduğu sosyo-ekonomik şartlar, aile yapısı ve eğitim olanakları gibi yapısal unsurların bileşkesi olarak tanımlanır. Ancak günümüzde bu tanım, teknik bir terim olmaktan çıkıp toplumsal bir günah keçisi yaratma mekanizmasına dönüşmüştür.Çocuk suçları olgusuna yönelik toplumsal ve hukuki söylemleri eleştirel bir perspektiften incelemeyi amaçlıyorum.Geleneksel yaklaşımların aksine fail çocuğun masumiyetin kutsal bedeninden dışlanarak nasıl bir fanteziye dönüştürüldüğünü ve toplumsal öfkenin odağı haline getirildiğini tartışmaya açmak istiyorum. Geleneksel yaklaşımların aksine diyerek vurguladığım temel ayrım, suçun kaynağına dair bakış açımızdır. Geleneksel bakış açısı, suçu failin tamamen özgür iradesiyle seçtiği bir ahlaki kusur veya kişisel bir kötülük olarak kodlar.Bu anlayışa göre çocuk, sadece yasayı çiğneyen bir öznedir ve toplumun görevi bu kötülüğü cezalandırarak bertaraf etmektir. Ancak ben bu sığ yaklaşımın ötesine geçerek kriminolojik bir hakikati savunuyorum. Toplum, genellikle çocuğu saf masumiyet ile özdeşleştirme eğilimindedir; fakat bir çocuk ağır bir suç işlediğinde,geleneksel zihniyet onu bu kutsal koruma kalkanından anında çıkararak adeta masumiyetten sürgün eder. Bu noktada çocuk artık korunması gereken bir evlat veya öğrenci değil, çocuk bedeni içine saklanmış, doğuştan kötü bir fantezi figürü veya bir canavar olarak kurgulanmaya başlanır. İşte bu dışlayıcı süreç, bizim sorunun asıl kökenine inmemizi engelleyen en büyük engeldir. Geleneksel yaklaşımın suçu sadece bireyin karakterine hapseden bu tutumuna karşılık ben, faili tek başına suçlamak yerine çocuğu o noktaya getiren yapısal dinamikleri tartışmaya açıyorum. Yoksulluk, parçalanmış aile yapıları, denetimsiz sokaklar ve şiddeti körükleyen çeteleşme gibi unsurlar göz ardı edildiğinde, suçun sorumluluğu tamamen çocuğun omuzlarına yüklenmektedir. Geleneksel bakış açısı, çocuğu sadece bir günahkar olarak yargılayıp toplumsal vicdanı anlık olarak rahatlatırken; ben çocuğu o suça iten sokağı, eğitim sistemini ve sosyal hizmet ağlarındaki kopuklukları sorgulamayı teklif ediyorum. Nihayetinde, adaleti sadece bir öç alma veya intikam mekanizması olarak gören geleneksel zihniyetin aksine benim savunduğum perspektif, onarıcı adaleti merkezine alır. Türkiye' de son dönemde yaşanan toplum vicdanını derinden sarsan ve faili çocuk yaştaki bireyler olan ağır suç vakaları, modern çocuk adalet sisteminin temelini sorgulatan yoğun bir tartışma dönemi başlatmıştır. Toplumsal reaksiyon, çoğu zaman eylemin vahameti karşısında failin çocuk kimliğinin sağladığı yasal koruma ve indirimlere yönelmekte; yaş küçük ama suç büyük ikilemi üzerinden bir toplumsal reaksiyon yaratmaktadır. Bu durum çocuğu rehabilite edilmesi gereken bir birey olmaktan çıkarıp derhal ve en ağır şekilde cezalandırılması gereken bir suçlu figürüne dönüştürme eğilimi taşımaktadır. Ancak bu metnimde tam da bu yoğun toplumsal öfke ve cezalandırma arzusunun da toplumun ve sistemin bir kurbanı olma ihtimalini göz ardı eden bu reaksiyon, temelde çocuğun çocukluğunun elinden almasına yol açmaktadır. Fail çocuk, hızla kutsal masumiyetin karşıtı, kolektif öfkenin yöneltildiği bir fantezi figürüne indirgenmektedir. Bu bağlamda çalışma, kriminolojik bir hakikati merkeze almaktadır. Çocuk suçluluğu bireysel bir kötülükten ziyade, çocuğun suça itildiği yapısal eşitsizliklerin, ihmalin ve sosyal hizmet eksikliğinin bir semptomudur. Türkiye'nin gündemindeki acı vakalar yalnızca bireyleri değil aynı zamanda çocukları suça sürükleyen yoksulluk, güvencesizlik, çeteleşme ve şiddet kültürü gibi toplumsal sorumlulukları da mahkum etmeyi gerektirmektedir. Geçtiğimiz yıl ve bugünlerde İstanbul'un farklı semtlerinde yaşı 18 yaş altı olan çocukların karıştığı ne yazık ki ölümle sonuçlanan ya da ağır şiddet içeren olaylar yaşanmıştır. Faillerin çocuk olması kamuoyunda toplumsal reaksiyon yaratmış ve sosyal medyada hızla yayılan yorumlarla cezalandırma talepleri yükselmiştir. Toplum olayın bireyler için derhal yetişkin gibi yargılanma ve en ağır cezanın verilmesi çağrısında bulunmuştur. Kamuoyu faili kötü bir varlık olarak damgalayarak suçu tamamen bireyin ahlaki eksikliğine bağlar. Oysa sorulması gereken temel sorular şunlardır:
- Bu çocuk neden o sokaklarda o koşullar altında şiddete yönelmiştir?
- Hangi sosyal hizmet sistemi, hangi okul, hangi aile bu çocuğu koruyamamış ve suça itmiştir?
Bu vakalar suçun aslında bireysel bir kötülükten ziyade, vurguladığım üzere toplumun semptomu ve suçu doğuran sistemin çıktısı olduğunu gözler önüne serer. Toplum bu soruları sormak yerine faili cezalandırarak kendi kolektif sorumluluğunu ortadan kaldırır.Suçla damgalanan bu çocuklar toplumsal olarak terk edilir, bastırılır, unutulur ve sorgulanırlar. Medyadaki sürekli teşhir ve yoğun linç kültürü, ruh sağlığı uzmanlarının dahi bu çocuklara erişimini ve topluma yeniden kazandırma çabasını zorlaştırır. Türkiyedeki bu tür olaylara verilen tepki bir çocuk adalet sistemi refleksi olmaktan çok toplumsal bir öfke boşalımı ve sorumluluktan kaçış mekanizmasıdır. Sonuç olarak çocuk suçluluğu bir aynadır. Bize başarısız olan sosyal politikaları, görmezden geldiğimiz yoksulluğu ve kentlerin görünmez kılınan suçun kuluçka merkezine dönüştürülen gettolarını gösterir. Bu aynaya bakmaktan çekinmeyelim; çalınan her çocukluğun iadesi daha adil ve vicdanlı bir toplum inşa etme yolundaki ilk adımımız olacaktır. Nihayetinde çocuk suçluluğu sorunu modern hukukun karşı karşıya kaldığı en derin felsefi çelişkilerden birini temsil eder. Bir yandan hukuk çocuğu korunmaya muhtaç, iradesi tam gelişmemiş bir özne olarak tanımlarken diğer yandan çocuk ağır bir suç işlediğinde onu hızla cezalandırabilir tam sorumlu bir yetişkin statüsüne çekme eğilimi göterir. Çocuk fail olsa bile öncelikle çocuktur. Toplum olarak adaleti sadece intikam aracı olarak değil toplumsal onarım ve insani gelişim için bir araç olarak görmeyi öğrendiğimizde çalınan çocuklukları iade etme yolunda kalıcı bir adım atmış oluruz. Bu sadece kanunları değil toplumun vicdanını yeniden yazmayı gerektiren bir eylemdir. Çözüm çocukları tecrit eden ve damgalayan ağır hapis cezaları değildir, okul terklerini önleyen, sosyal alanları erişilebilir kılan, yoksulluğu hafifleten ve her çocuğa sevgi dolu bir gelecek umudu veren kapsamlı, önleyici politikalardır.