Teknolojinin İnsan Davranışlarına Etkisi: Millî, Manevî ve Değerler Ekseninde Sosyolojik Bir Değerlendirme
Sosyolog Necdet Topcu
Giriş
İnsanlık tarihi, bir bakıma insanın ürettiği araçlarla kurduğu ilişkinin tarihidir. Ateşin kontrol altına alınmasından matbaanın icadına, sanayi devriminden internet ve yapay zekâ çağına kadar her teknolojik gelişme yalnızca insanların hayatını kolaylaştırmamış; aynı zamanda onların düşünme, çalışma, iletişim kurma ve toplumsallaşma biçimlerini de değiştirmiştir.
Bugün ise geçmiş dönemlerden farklı bir dönüşümle karşı karşıyayız. Teknoloji artık yalnızca insanın kullandığı bir araç değildir. Günlük hayatın içine yerleşmiş, insan davranışlarını yönlendiren, tercihlerini etkileyen, ilişkilerinin niteliğini değiştiren ve hatta değer yargılarının oluşmasında rol oynayan güçlü bir toplumsal çevre hâline gelmiştir.
Akıllı telefonlar, sosyal medya, dijital platformlar, algoritmalar ve yapay zekâ sistemleri insan hayatına büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Bilgiye ulaşmak hızlanmış, mesafeler önemini büyük ölçüde kaybetmiş, eğitim ve iletişim imkânları genişlemiştir. Ancak aynı süreç beraberinde önemli bir soruyu da getirmektedir:
Teknoloji geliştikçe insan da aynı ölçüde gelişmekte midir?
Bu soru özellikle millî, manevi ve ahlaki değerler açısından önemlidir. Çünkü teknolojik gelişmenin hızı ile insanın ahlaki ve manevi gelişiminin hızı aynı değildir. İnsan çok güçlü teknolojiler üretebilir; fakat bunları hangi amaçla ve hangi değerler doğrultusunda kullanacağı meselesi teknik değil, ahlaki ve toplumsal bir meseledir.
Teknoloji Bir Araç Olmaktan Çıkıyor mu?
Teknolojinin insan davranışları üzerindeki etkisini anlayabilmek için öncelikle teknoloji-insan ilişkisinin değişen niteliğini görmek gerekir.
Geçmişte insan teknolojiyi belirli bir ihtiyacını karşılamak amacıyla kullanıyordu. Bugün ise dijital teknolojiler insanın günün neredeyse tamamına eşlik etmektedir. Sabah uyandığında ilk baktığı şey telefon ekranı olan insan, gün boyunca mesajlar, bildirimler, videolar, haberler ve sosyal medya içerikleriyle sürekli bir dijital etkileşim içerisinde bulunmaktadır.
Böylece insan sadece teknolojiyi kullanan özne olmaktan çıkmakta; teknoloji de insanın dikkatini, zamanını ve davranışlarını şekillendiren bir faktöre dönüşmektedir.
Buradaki temel mesele teknolojinin varlığı değildir. Mesele, insanın teknolojiyi yönetirken farkında olmadan teknoloji tarafından yönetilmeye başlamasıdır.
Bir aracın insan hayatını kolaylaştırması başka bir şeydir; insanın zamanını, dikkatini, ilişkilerini ve tercihlerini belirlemeye başlaması başka bir şeydir.
Bu nedenle çağımızda teknoloji okuryazarlığı yalnızca cihaz kullanmayı bilmek olarak anlaşılmamalıdır. Gerçek teknoloji okuryazarlığı, teknolojinin insan üzerindeki psikolojik ve sosyolojik etkilerini fark edebilme bilincini de içermelidir.
Hızlanan Dünya ve Sabırsızlaşan İnsan
Dijital çağın insan davranışlarında meydana getirdiği önemli değişimlerden biri hız kültürüdür.
İnsan artık bilgiye saniyeler içerisinde ulaşmak, mesajına hemen cevap almak, siparişini kısa sürede teslim almak ve izlediği içerikten birkaç saniye içerisinde haz almak istemektedir.
Teknolojinin sunduğu bu hız zamanla yalnızca teknik beklentileri değil, insanın davranış kalıplarını da etkilemektedir.
Beklemek zorlaşmakta, sabır azalmakta, uzun süreli dikkat gerektiren faaliyetler yorucu gelmeye başlamaktadır.
Oysa insanın karakter gelişiminde sabır önemli bir değerdir.
Aile kurmak sabır ister.
Çocuk yetiştirmek sabır ister.
Bilgi sahibi olmak emek ister.
Bir meslekte ustalaşmak zaman ister.
Dostlukların gelişmesi fedakârlık ister.
Manevi olgunlaşma ise insanın kendisiyle uzun süreli bir hesaplaşmasını gerektirir.
Dijital kültür ise çoğu zaman insana şu mesajı vermektedir:
“Hemen elde et, hemen tüket, hemen değiştir.”
Bu anlayış yalnızca tüketim alışkanlıklarını değil, insan ilişkilerini de etkileyebilir. Eşyayı kolay değiştirmeye alışan insan, zaman içerisinde ilişkilerinde de benzer bir tahammülsüzlük geliştirme riski taşımaktadır.
Bu nedenle teknoloji çağında yeniden hatırlanması gereken değerlerden biri sabırdır.
Bağlantımız Arttı, Yakınlığımız Azaldı mı?
Dijital çağın en dikkat çekici paradokslarından biri şudur:
İnsanlık tarihinde hiç bu kadar fazla iletişim aracına sahip olmamıştık; fakat aynı zamanda yalnızlık, sosyal izolasyon ve yüzeysel ilişkiler üzerine hiç bu kadar fazla konuşmamıştık.
Bugün binlerce kilometre uzaktaki bir insanla saniyeler içerisinde görüntülü görüşebilirken aynı evin içerisindeki aile bireyleri bazen birbirleriyle konuşmadan saatlerini ekran karşısında geçirebilmektedir.
Bu durum bize iletişim ile ilişki arasındaki farkı yeniden düşündürmektedir.
İletişimin artması, ilişkinin derinleştiği anlamına gelmez.
İnsan yalnızca mesaj göndererek değil; göz teması kurarak, dinleyerek, dokunarak, birlikte zaman geçirerek ve karşısındaki insanın duygusuna eşlik ederek ilişki kurar.
Dolayısıyla aile açısından temel soru evde kaç teknolojik cihaz bulunduğu değildir.
Asıl soru şudur:
Aynı evde yaşayan insanlar birbirlerinin hayatında gerçekten ne kadar bulunmaktadır?
Ailenin Dijital Dönüşümü
Teknolojinin insan davranışları üzerindeki etkisinin en açık gözlemlendiği kurumlardan biri ailedir.
Geleneksel aile yapısında aile, çocuğun temel sosyalleşme alanıydı. Çocuk dili, davranış biçimlerini, doğruyu ve yanlışı, toplumsal kuralları büyük ölçüde aileden öğrenirdi.
Bugün aile bu işlevini sürdürmekle birlikte artık güçlü bir rakiple karşı karşıyadır: dijital dünya.
Çocuk yalnızca anne ve babasından öğrenmemektedir. Sosyal medya fenomenlerinden, video platformlarından, oyunlardan, algoritmaların karşısına çıkardığı içeriklerden ve küresel popüler kültürden de etkilenmektedir.
Bu durum sosyolojik açıdan son derece önemlidir.
Çünkü çocukların ve gençlerin değer dünyasının oluşmasında ailenin etkisi azalırken kontrol edilmesi güç küresel dijital kültürün etkisi artabilir.
Bu noktada çözüm çocukları teknolojiden tamamen uzaklaştırmak değildir. Günümüz dünyasında böyle bir yaklaşım hem gerçekçi değildir hem de çocuğu geleceğin becerilerinden mahrum bırakabilir.
Asıl yapılması gereken, teknolojiyi yasaklamak yerine değer merkezli teknoloji kullanma kültürü oluşturmaktır.
Millî Kimlik ve Küresel Dijital Kültür
Teknoloji aynı zamanda kültürlerin karşılaşmasını olağanüstü ölçüde hızlandırmıştır.
Bir genç bugün dünyanın farklı bölgelerindeki müziklere, filmlere, yaşam tarzlarına, düşüncelere ve tüketim alışkanlıklarına birkaç saniye içerisinde ulaşabilmektedir.
Bu imkân kültürel zenginleşme sağlayabilir. Farklı toplumları tanımak, yeni bilgiler öğrenmek ve dünyanın farklı tecrübelerinden yararlanmak değerlidir.
Ancak burada önemli bir risk bulunmaktadır:
Küreselleşmek ile kimliksizleşmek aynı şey değildir.
Bir toplum dünyaya açık olabilir; fakat kendi tarihinden, dilinden, kültüründen ve değerlerinden kopmak zorunda değildir.
Millî kimlik başka kültürlere düşmanlık üzerinden değil, insanın kendi kültürel köklerini bilmesi üzerinden inşa edilmelidir.
Kendi tarihini bilmeyen, dilinin inceliklerini tanımayan, kültürel hafızasıyla ilişki kuramayan gençlerin kimlik dünyasının yalnızca dijital popüler kültür tarafından şekillendirilmesi önemli bir toplumsal risk oluşturabilir.
Bu nedenle dijital çağda millî değerleri korumak geçmişe kapanmak anlamına gelmemelidir.
Aksine mesele, köklerinden güç alarak dünyaya açılabilen nesiller yetiştirebilmektir.
Maneviyat ve Sürekli Uyarılan İnsan
Teknolojik çağın bir başka özelliği sürekli uyarılma hâlidir.
Telefon bildirimleri, videolar, reklamlar, mesajlar ve sosyal medya akışları insan zihnini sürekli meşgul etmektedir.
Oysa insanın manevi dünyasının gelişebilmesi için zaman zaman sessizliğe ihtiyacı vardır.
İnsan ancak durduğunda kendisine bazı temel soruları sorabilir:
Ben kimim?
Nasıl bir hayat yaşıyorum?
Hayatımın amacı nedir?
Neyi doğru, neyi yanlış kabul ediyorum?
Sahip olduklarım mı beni tanımlıyor, yoksa sahip olduğum değerler mi?
İnsan sürekli dış dünyadan gelen uyarıcılara maruz kaldığında iç dünyasının sesini duymakta zorlanabilir.
Maneviyat tam da burada önem kazanmaktadır.
Maneviyat yalnızca belirli ibadetlerin yerine getirilmesiyle sınırlandırılamaz. Aynı zamanda insanın hayatına anlam kazandırması, vicdan geliştirmesi, sorumluluk hissetmesi, merhamet göstermesi ve kendisini aşan bir hakikatle ilişki kurabilmesidir.
Teknoloji insana dünyayı gösterebilir; fakat neden yaşaması gerektiğini söyleyemez.
Arama motorları milyonlarca soruya cevap verebilir; fakat insanın “Hayatımı ne uğruna yaşamalıyım?” sorusunun cevabı yalnızca verilerden üretilemez.
Gösteri Kültürü ve Mahremiyetin Dönüşümü
Sosyal medya çağında dikkat çekici dönüşümlerden biri de özel alan ile kamusal alan arasındaki sınırların değişmesidir.
Eskiden insanın hayatının önemli bir bölümü mahrem kabul edilirken bugün yemeklerden seyahatlere, aile ilişkilerinden çocukların özel anlarına kadar pek çok şey dijital platformlarda paylaşılabilmektedir.
Böylece yaşamak ile yaşadığını göstermek arasındaki sınır giderek belirsizleşmektedir.
İnsan zaman zaman şu psikolojik tuzağa düşebilir:
“Görünüyorsam varım.”
Bu durum özellikle gençlerde beğenilme, onaylanma ve sürekli kendini başkalarıyla karşılaştırma davranışlarını güçlendirebilir.
Oysa geleneksel değer dünyamızda mahremiyet yalnızca saklanması gereken şeyleri ifade etmez. Mahremiyet aynı zamanda insanın kendisine, ailesine ve başkalarına duyduğu saygının sınırıdır.
Her şeyin paylaşılması özgürlük değildir.
Bazen insanın neyi paylaşmayacağını bilmesi de bir kişilik göstergesidir.
Dijital Dünyada Merhamet Sorunu
Teknolojinin insan davranışları üzerindeki önemli etkilerinden biri de insanların başkalarının acılarına sürekli maruz kalmasıdır.
Savaşlar, afetler, cinayetler, yoksulluk ve toplumsal trajediler artık birkaç saniye içerisinde milyonlarca insanın ekranına ulaşmaktadır.
Bu durum toplumsal duyarlılığı artırabileceği gibi sürekli maruz kalma sonucunda bir çeşit duyarsızlaşmaya da yol açabilir.
İnsan birkaç saniye önce büyük bir insani trajediyi izlerken hemen ardından eğlenceli bir videoya geçebilmektedir.
Bu geçişler zaman içerisinde acıyla kurduğumuz ilişkinin niteliğini değiştirebilir.
Bu nedenle dijital çağın önemli ahlaki sorularından biri şudur:
Çok şey görmek bizi daha merhametli mi yaptı, yoksa acıya daha alışkın mı?
Teknolojinin vicdanı yoktur.
Algoritmanın merhameti yoktur.
Ekranın ahlakı yoktur.
Ahlak, merhamet ve sorumluluk insana aittir.
Yapay Zekâ Çağında İnsan Olmak
Yapay zekânın hızlı gelişimi teknoloji-insan ilişkisini yeni bir aşamaya taşımaktadır.
Makineler artık yalnızca fiziksel işleri değil; yazma, analiz etme, görüntü üretme, çeviri yapma ve problem çözme gibi uzun yıllar insan zihniyle özdeşleştirilen faaliyetleri de gerçekleştirebilmektedir.
Bu gelişmeler karşısında insanın kendisine yeniden şu soruyu sorması gerekecektir:
“Beni insan yapan nedir?”
Eğer insan yalnızca bilgi işleyen bir varlık olarak tanımlanırsa yapay zekâ karşısında insanın özgünlüğünü açıklamak giderek zorlaşabilir.
Ancak insan yalnızca bilgi işleyen bir varlık değildir.
İnsan vicdan sahibidir.
İnsan anlam arar.
İnsan merhamet eder.
İnsan fedakârlık yapar.
İnsan ahlaki sorumluluk taşır.
İnsan sevdiği biri için kendi menfaatinden vazgeçebilir.
Dolayısıyla yapay zekâ çağında insanın üstünlüğü daha fazla bilgi depolamasında değil, bilgiyi hangi değer uğruna kullandığında aranmalıdır.
Değer Merkezli Teknoloji Anlayışı
Teknolojiye karşı çıkmak mümkün olmadığı gibi gerekli de değildir. Teknoloji eğitimden sağlığa, bilimden iletişime kadar insanlığa büyük imkânlar sunmaktadır.
İhtiyacımız olan şey teknoloji karşıtlığı değil, değer merkezli teknoloji anlayışıdır.
Bu anlayışta temel ölçü şu olmalıdır:
Teknoloji insana hizmet etmelidir; insan teknolojiye değil.
Bu nedenle ailede, eğitim sisteminde ve toplumsal hayatta çocuklara yalnızca teknolojiyi nasıl kullanacaklarını öğretmek yeterli değildir. Aynı zamanda teknolojiyi ne zaman, neden ve hangi ahlaki sınırlar içerisinde kullanmaları gerektiği de öğretilmelidir.
Çocuğa telefon vermeden önce sorumluluk;
sosyal medya hesabından önce mahremiyet;
bilgiye erişimden önce doğruyu yanlıştan ayırabilme;
özgürlükten önce sorumluluk;
teknolojik beceriden önce insanlık bilinci kazandırılmalıdır.
Sonuç: Teknoloji Büyürken İnsan Küçülmemeli
Teknolojik gelişme insanlık tarihinin durdurulamayacak süreçlerinden biridir. Gelecekte yapay zekâ, robotik sistemler, artırılmış gerçeklik ve bugün henüz öngöremediğimiz teknolojiler hayatımızın daha büyük bir bölümünü şekillendirecektir.
Dolayısıyla temel meselemiz teknolojiden kaçmak değildir.
Meselemiz, teknoloji büyürken insanın küçülmemesidir.
Çocuklarımızın ellerine dünyanın en gelişmiş cihazlarını verebiliriz. Ancak onlara merhameti öğretemezsek teknolojik olarak güçlü fakat insani olarak yoksul bir nesil yetiştirebiliriz.
Onlara dünyanın bütün bilgilerini ulaştırabiliriz. Ancak doğru ile yanlışı ayırabilecek bir değer sistemi kazandıramazsak bilgi onları bilge yapmayacaktır.
Onları bütün dünyayla bağlantılı hâle getirebiliriz. Ancak aileleriyle, toplumlarıyla ve kültürel kökleriyle bağlarını güçlendiremezsek bağlantıları arttığı hâlde aidiyetleri zayıflayabilir.
Bu nedenle geleceğin temel tartışması yalnızca “Teknoloji ne kadar gelişecek?” sorusu üzerinden yürütülmemelidir.
Asıl soru şu olmalıdır:
“Teknoloji gelişirken nasıl bir insan yetiştireceğiz?”
Millî kimliğini bilen fakat dünyaya kapanmayan;
manevi değerleri olan fakat farklılıklara saygı gösterebilen;
teknolojiyi iyi kullanan fakat ona bağımlı olmayan;
bilgiye ulaşabilen fakat bilgeliği önemseyen;
özgür fakat sorumluluk sahibi;
başarılı fakat merhametli;
modern fakat köksüz olmayan insanlar yetiştirmek zorundayız.
Çünkü bir medeniyetin geleceğini yalnızca sahip olduğu teknoloji belirlemez.
O teknolojiyi kullanan insanın karakteri belirler.
Ve belki de dijital çağın bize yeniden hatırlatması gereken en önemli hakikat şudur:
İnsan, ürettiği araçlardan daha değerli olduğunu unuttuğu gün teknolojik olarak ilerlemiş fakat insani olarak gerilemiş olacaktır.
Sosyolog Necdet Topcu