Sosyolog Dergisi Bir DUSODER Yayınıdır

Kapatmak için ESC Tuşuna Basın

TOPRAK EGEMENLİĞİNDEN DİJİTAL EGEMENLİĞE OTORİTERLİĞİN DÖNÜŞÜMÜ

         TOPRAK EGEMENLİĞİNDEN DİJİTAL EGEMENLİĞE OTORİTERLİĞİN DÖNÜŞÜMÜ                 

“Günümüzde güç, toprak değil; hareketlilik ve bağlantılılıkla ilgilidir.”  

Zygmunt Bauman  

 

                       Otoriterliğin Dönüşümü   

            Antik çağlardan itibaren insan toplulukları, egemenliklerini toprak işgali ve bu toprak üzerinde kurdukları mülkiyet ilişkileri aracılığıyla tesis etmişlerdir. İktidar, doğrudan üretimin maddi temeli olan toprak üzerinden şekillenmiş; egemenlik ise işgal edilen topraklarda kurulan askeri güç ve idari denetim aracılığıyla sağlanmıştır. Feodal düzenlerde otorite, toprak üzerinden ve çoğu zaman fiili baskıyla işletilen bir özellikteydi. Toprağın sona erdiği yerde egemenlik de zayıflamaktaydı. Tahakküm alanı geniş olsa da derinliği sınırlı, etkisi ise büyük ölçüde yüzeysel kalmaktaydı. Bu modelde bedenler kontrol altına alınır, sınırlar korunur ve egemenlik fiziksel varlık üzerinden somut biçimde görünür hâle gelirdi. Toprağa sahip olmak, yalnızca ekonomik bir üstünlük değil; aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir tahakküm aracı olarak da işlev görmüştür.  

            Sanayi Devrimi’nin ardından feodal düzenin çözülmesiyle birlikte modern ulus-devlet modelleri ortaya çıkmış ve egemenlik, hem askerî hem de hukuki araçlarla devlet hiyerarşisi içinde kurumsallaştırılmıştır. Emperyalizm ise bu sürecin küresel ölçekte genişlemiş biçimi olarak, askerî işgaller üzerinden ilerlemeye devam etmiştir. Ulus-devletleşmeyle birlikte otoritenin merkezi, topraktan üretim araçlarına kaymasıyla beraber üretim araçları ve sermaye sahipleri yeni iktidar ilişkilerinin taşıyıcıları hâline gelmiştir. Bu dönemde otoriterlik, bireysel zorlamadan ziyade kurumsal ve yapısal mekanizmalar aracılığıyla işler hâle gelmiştir. Devlet sistematiğinin temel kurumları olan hukuk, eğitim, sağlık ve bürokrasi iktidarın kuşatıcı araçları olarak önem kazanmıştır.  

            Modern çağda egemenlik, Michel Foucault’nun ifadesiyle “biyopolitik”  [1]      stratejiler üzerine inşa edilmiş bir iktidar modeli olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu iktidar modelinin en önemli tarafı bedenlerin disiplini üzerinden, devlete uygun vatandaşlar üretecek süreçlere odaklanmasıdır. Bu tahakküm biçimi, bireyi yalnızca çalışmaya zorlamakla sınırlı kalmamış; aynı zamanda düşünme biçimini, zaman algısını (mesai) ve toplumsal rolünü de yeniden şekillendirmiştir. Ancak bu otorite modeli büyük ölçüde maddi koşullara ve fiziksel üretim süreçlerine bağımlı olduğundan iktidarın sınırları görece belirgindir.   

            Siyasal düşünce tarihi boyunca egemenlik, genellikle toprak, sınır ve askeri güç ekseninde tanımlanmıştır. Ancak dijital teknolojilerin yaygınlaşması, yapay zekâ ve algoritmik sistemlerin tüm alanları kuşatmasıyla birlikte egemenlik olgusu da köklü bir dönüşüm geçirmiştir. Devlet iktidarları, yalnızca maddi ilişkilere ve doğrudan etkilere dayanan bir güç ilişkisi olmaktan dolayı giderek silikleşmekte; yerini sosyal medya uygulamaları, haber platformları ve yapay zekâ destekli algoritmalar aracılığıyla bilişsel, kültürel ve psikolojik alanlara nüfuz eden, bireylerin düşünce dünyasını doğrudan şekillendiren çok katmanlı yeni bir otorite biçimine bırakmaktadır. Bu dönüşüm, yalnızca araçların değişimini değil, iktidarın hükmetme biçiminin kökten değiştiğini de ifade etmektedir. Artık dijital çağda egemenlik, bilgi akışını kontrol etme, algıları yönlendirme ve kitleleri manipüle etme kapasitesiyle tanımlanmaktadır. Bu bağlamda, klasik emperyalizmin toprak mülkiyeti üzerinden kurduğu sınırlı hâkimiyet, yerini dijital araçlarla gerçekleştirilen zihinsel işgale bırakmıştır. Söz konusu iktidar biçimi, görünmezliği sayesinde zaman/mekândan bağımsız ve daha etkin bir tahakküm kurabilmektedir.  

                Klasik Darbelerden Dijital Darbelere

            Küresel emperyalizm, modern çağda sömürü düzenini sürdürmek amacıyla askeri darbeler, iç ayaklanmalar, uluslararası politik baskılar ve ekonomik yaptırımlar gibi somut mekanizmaları kullanmışlardı. Bu yöntemlerle iktidarlar yıpratılmış, istifaya zorlanmış veya muhalefete destek verilerek rejim değişiklikleri gerçekleştirilmişti. Özellikle askeri darbeler aracılığıyla rejim değişikliği, 20. yüzyıl boyunca Amerikan emperyalizmiyle özdeşleşmiş bir yöntem olarak kabul edilmektedir.  

            Bununla birlikte, 21. yüzyılın başlarında tüm alanları kuşatan dijital teknolojilerin egemenlik biçimlerini köklü biçimde dönüştürdüğünü görmekteyiz. Toprak işgali, askeri baskı ve fiziksel güç hâlâ varlığını sürdürse de, egemenlik artık; sosyal medya, veri akışları, uydu sistemleri ve yapay zekâ destekli algoritmik araçlar ile gerçekleşmektedir. Bu yeni egemenlik, ordunun sahadaki fiziksel varlığından ziyade kamuoyu, zihinler ve dijital bellek üzerinde görünmez cephelerde etkinliğini sağlanmaktadır. Neom Chomsky’nin tabiriyle “rızanın imalatı” [2] üzerinden işleyen, aykırı tepkileri etkisiz hale getiren bu baskı modelinde toplumun siyasi tercihleri korku, şüphe ve güvensizlik gibi duygusal temeller üzerinden veri akışıyla kurulması sağlanmaktadır. Bu yeni egemenlik modeli yalnızca halkları ikna/manipülasyon süreçleriyle yönlendirmekle kalmaz; aynı zamanda devletlerin sınırları ötesindeki bilgi ve algı alanlarını da kontrol etmektedir. Böylece geleneksel (maliyetleri oldukça yüksel ve sınırlı) askeri güç kullanmadan daha ucuz, ancak daha pratik bir kontrol ve otorite sağlanmaktadır.   

                Askeri İşgalden Dijital İşgallere

            İletişim teknolojilerinin günden güne gelişimi savaşların görünmez cephelerinde daha etkin bir hale gediğini tüm dünyaya gösterdi. Mesela bunlardan Körfez Savaşı, medyatik manipülasyonların savaş süreçlerinde ne denli belirleyici bir rol üstlenebileceğini açık biçimde ortaya koymuştur. Temelde ABD’nin Irak petrollerini ve sınır kontrollerini sağlamak niyetiyle başlattığı savaşın gerçek niyetini saklamak için ise dönemin Irak başbakanı Saddam Hüseyin’in diktatörleştiğini, ülke idaresinde demokratik ilkelere aykırı davrandığını ve özellikle nükleer/biyolojik silahlar geliştirdiği yönündeki iddiaları aylar öncesinden dünya kamuoyuna duyurdu. Böylece fiili harekâttan önce televizyon programları, canlı yayınlarla desteklenen ve radyo frekansları üzerinden yürütülen algı operasyonlarıyla sosyal psikolojik ve politik gerekçeler üretilerek savaş için meşru bir zemin oluşturuldu.  Akabinde tarihe “Körfez Savaşı” olarak geçecek, Irak halkını sözde özgürleştirme bahanesiyle kapsamlı ve yıkıcı bir operasyon başlatıldı. Dünya kamuoyunun büyük bir kesimi bu söylemlerle ikna edilerek milyonların ölümüne sebep olan bu vahşete sessiz kalması sağlandı. Tarihe kara bir leke olarak geçen bu operasyonun en dikkat çekici yönlerinden biri, Irak halkının önemli bir kesiminin söz konusu uydurma iddialara inandırılmış olmasıydı. Körfez Savaşı ise savaşların artık cephede değil, ekranlarda; algı yönetimi ve manipülasyonlar aracılığıyla kazanıldığını gösteren çarpıcı bir örnek olarak tarihe geçti.  

            Bir diğer örnek olarak 11 Eylül’de İkiz Kulelere yönelik gerçekleştirilen (yaptırıldığı iddia edilen) saldırılar gösterilebilir. İkiz Kulelere yapılan bu saldırıları gerekçe gösteren ABD, jeopolitik üstünlük sağlamak amacıyla Afganistan’a yönelik askerî müdahalesi için uluslararası hukuk ve kamuoyu nezdinde güçlü bir meşruiyet zemini oluşturmuştur. Olayın faili olarak kamuoyuna Usame bin Ladin’in gösterilmesi, Afganistan işgalinin meşrulaştırılmasında temel gerekçe olarak kullanılmıştır. Böylece ABD, İkiz Kulelere yönelik bu eylemi bahane ederek Afganistan’a uzun yıllar sürecek sınır ötesi operasyonlar başlatmış; işgal ve sindirme harekâtları sonucunda yüz binlerce masum insanın hayatını kaybetmesine yol açmıştır.  

            ABD politikalarının şekillenmesinde belirleyici bir rol üstlenen İsrail, ABD’nin enerji koridorları açısından operasyon alanı olarak kurguladığı Ortadoğu’da yürütülen sömürü ve işgal politikalarının merkezinde yer almaktadır. Bölge ülkelerine yönelik askerî müdahaleler, siyasi istikrarsızlaştırma hamleleri ve coğrafyanın yeniden dizayn edilmesi süreçleri İsrail’i artık yalnızca bölgesel bir aktör olmaktan çıkarmış; onu emperyal projelerin fiilî taşeronluğunu üstlenen bir güç konumuna taşımıştır.  

            7 Ekim olaylarını teolojik saplantılı hedeflerine ulaşmak için bilinçli bir şekilde araçsallaştıran İsrail, ABD ve Avrupa’nın koşulsuz desteğini arkasına alarak Filistin/Gazze’de açık bir savaş suçu niteliği taşıyan ve insanlık tarihine kara bir leke olarak geçecek bir soykırım süreci başlatmıştı. Çocukların, kadınların, sivil yerleşim alanlarının ve temel kurumların sistematik biçimde hedef alındığı bu vahşete karşı uluslararası toplumun suskunluğunun arka planında yalnızca güçlü siyasi ve ekonomik lobi ağları değil, aynı zamanda dijital platformlar üzerinden yürütülen çok katmanlı, organize algı operasyonlarının yer aldığı şüphe götürmez bir gerçektir. Diğer yandan İsrail’in İran, Hizbullah ve Hamas liderlerine yönelik nokta sınır ötesi operasyonları, savaşın artık ulus-devlet sınırlarını aşarak dijital uydu araçları ile yürütüldüğünün somut bir göstergesidir.   

              Yine ABD, yıllardır dünyanın en yüksek petrol rezervlerine sahip ülkelerinden biri olan Venezuela’nın enerji kaynaklarının yönetimini ele geçirmek amacıyla siyasi, ekonomik ve askerî baskı araçlarını devreye sokmuştu. Bu süreçte ABD yönetimi, Venezuela Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro ve üst düzey yetkilileri “narko-terör” (uyuşturucu kaçakçılığı) ve ABD’ye yönelik tehdit oluşturmakla suçlayarak operasyonu başlatmış; bu iddiaları müdahaleyi meşrulaştıran hukuki ve savunma gerekçeleri olarak sunmuştur. Aynı zamanda söz konusu müdahale, “özgürlük” ve “demokratik geçiş” söylemleriyle uluslararası kamuoyuna pazarlanmıştır.  

            ABD özel kuvvetlerinin Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores’i askerî bir operasyonla evinin dokunulmaz mahrem odasından alıp ardından uydurma suçlamalarla cezai süreç başlatması, uluslararası hukukta dokunulmaz kabul edilen bir ülke liderinin gayrimeşru biçimde alıkonulup yargılanmasını ifade etmektedir. Bu durum, emperyalist güçlerin sınır tanımazlığını ve ilkesizliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya yönelik operasyonu ve uluslararası kamuoyunun sessizliği, dijital çağda savaşların nasıl normalleştirildiğini ve görünmez hâle getirildiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Venezuela vakası, klasik darbe ya da iç isyan senaryolarının ötesinde, dijital çağda egemenlik iddiasının nasıl yeniden tanımlandığını ve emperyalist müdahalelerin aldığı yeni biçimleri çarpıcı şekilde ortaya koymaktadır.  

            Son olarak İsrail’in baskılarıyla yönlendirilen Trump yönetimi, İran’ın nükleer silah ürettiği iddiasını öne sürerek eşi benzeri görülmemiş bir saldırı başlattı. İlk gün, uydu merkezli tespitler sayesinde İran’ın askeri, dini ve siyasi komuta kademesindeki en üst düzey isimler nokta atışı operasyonlarla hedef alınarak öldürüldü. Bu saldırılar karşısında İran’ın en büyük zafiyeti, sahip olduğu silahlardan ziyade teknolojik istihbarat yetersizliği olarak ortaya çıktı. Çünkü ne kadar güçlü silahlara sahip olursanız olun, sınırlarınıza çelikten duvarlar örseniz bile, teknolojik üstünlüğü elinde bulunduran taraf sahayı kontrol eden hâkim güç haline geliyor.  

            Bu örnekler, klasik askeri işgal anlayışının ötesinde veri akışları ve enformasyon savaşları üzerinden yürütülen çok katmanlı kuşatma biçimlerini göstermektedir. Bunun gibi birçok alanda benzer taktikler ile yirminci yüzyılda başlayan ve günümüze kadar devam eden milyonlarca insanın ölümüne, göç etmesine, evsiz yurtsuz kalmasına sebep olan işgal ve sömürü sisteminin ne denli sınır tanımaz ve acımasız olabileceğini tüm dünyaya bir kez daha göstermiş oldu.  

            Nihayetinde bu tür müdahaleler geleneksel işgal tanımlarını geçersiz kılmakta; uluslararası hukuk ve kamuoyu reflekslerini işlevsiz hale getirmektedir. Çünkü dijital çağda işgalller sınır ötesi ve görünmez cephelerde tanklarla değil, uydular, yapay zekâ algoritmalarıyla ve daha çok zihinlerin işgaliye yürütülmektedir. Sınırlar aşılır, ancak asker geçmez; egemenlik zedelenir, fakat işgal ilan edilmez. Bu nedenle dünya ülkelerinin tepkisizliği yalnızca siyasi bir tercih değil, aynı zamanda yeni dönemin işgal biçimini tanımlama konusundaki klasik yorumların geçersizliğini de göstermektedir. Dijital işgalin, düşük maliyet ve düşük riskli ancak yüksek etkili yeni bir egemenlik stratejisi olduğunu söyleyebiliriz.   

            Toprak mülkiyetiyle başlayan, üretim araçlarıyla ve ateşli silahlarla derinleşen otoriterleşme dijital çağda zihinlerin kontrolüyle yeni bir evreye ulaşmıştır. Artık işgaller, toprak ve beden merkezli klasik formundan, zihinlerin dijital ağlar üzerinden kuşatılmasına dayanan yeni savaş formu, fiziksel zorunluluğu minimize ederken, zihinsel kuşatmayı maksimize etmektedir. Artık birey yalnızca denetlenmez; aynı zamanda neyi düşüneceği, neyi tehdit olarak algılayacağı ve neye tepki vermeyeceği de önceden empoze edilir. Bu bağlamda dijital otoriterlik, iktidarın en rafine ve en derin formunu temsil eder. Algı yönetimleri bu çağın en stratejik işgal yöntemlerinden biri haline gelmiştir.    Bu tablo, çağdaş siyaset teorisinde egemenlik, iktidar, işgal ve bağımsızlık kavramlarının yeniden düşünülmesini zorunlu kılmaktadır.  

        Bu yeni dönemdeki en büyük tehlike, tahakkümün görünmez kılınması ve olağanlaştırılmasıdır. Bireyler, dijital ağlar aracılığıyla örülen görünmez prangalarla kuşatıldıklarını fark edemez hâle getirilmekte; özgür oldukları yanılsaması içinde sistematik biçimde esir alınmaktadır. Bu rejimde işgal, toprağı ele geçirmekten ziyade bilinci kuşatmak; bağımlılık, silahla değil algoritmalarla inşa edilmektedir. Dijital güç alanının dışında kalanlar yalnızca rekabet edemez hâle gelmemekte, aynı zamanda siyasal iradelerini, toplumsal hafızalarını ve bağımsız karar alma yetilerini de yitirmektedir. Bu nedenle çağımızda bağımsızlık, artık sınırların korunmasıyla değil; verinin, bilginin ve bilincin savunulmasıyla mümkündür. Aksi hâlde dijital çağın sessiz işgali, fark edilmeden kalıcı bir teslimiyete dönüşecektir.  

 

                                                                                                             Cahit Çekmen


 


[1] Biyopolitika, Michel Foucault tarafından geliştirilen bir kavramdır. Modern Biyopolitika, iktidarın yalnızca yasalar, cezalar ve baskı yoluyla değil; bedenler, nüfus, sağlık, doğurganlık, ölüm, yaşam süresi, hijyen, cinsellik, çalışma kapasitesi gibi alanlar üzerinden işlediğini anlatır. 

[2] Rızanın İmalatı, Noam Chomsky ve Edward S. Herman’ın birlikte kaleme aldığı “Rızanın İmalatı”  adlı kitapta ele aldıkları bir kavramdır. İktidarın medya ve propaganda yoluyla halkın bilinçli veya bilinçsiz onayını üretme sürecidir. Bu kavram, modern demokrasilerde baskının yerini alan en önemli kontrol mekanizmalarından biri olarak görülür.

Dergiler