Acının Uyuşturulduğu Çağ: Byung-Chul Han ve Palyatif Toplum
Sosyal medya akışlarından reklam panolarına kadar modern hayatın her köşesi, bizlere kesintisiz bir optimizm, başarı ve mutluluk vaat ediyor. Günümüz insanı, olumsuz olan her şeyi hayatından dışlamaya programlanmış bir "pozitiflik çılgınlığı" içinde yaşıyor. Ancak bu yapay cennetin ardında, halının altına süpürülen büyük bir gerçek var: Acı. Güney Koreli düşünür Byung-Chul Han, Metis Yayınları'ndan çıkan Palyatif Toplum: Günümüzde Acı adlı eserinde, modernitenin acıyla kurduğu bu hastalıklı ilişkiyi masaya yatırıyor. Han’a göre acının reddedildiği yerde yaşamın kendisi de cansızlaşıyor. Bu incelemede, yazarın "algısal anestezi" olarak nitelendirdiği günümüz toplum yapısını, günlük hayatımızın tam merkezinden örneklerle ele alacağız.
"Beğen" Butonunun Arkasındaki Algısal Anestezi
Sabah uyanır uyanmaz elimize aldığımız telefon ekranlarında karşımıza çıkan ilk şey nedir? Kusursuz filtrelere sahip yüzler, her anı bir başarı hikayesi gibi sunulan hayatlar, lüks kahve fincanları eşliğinde verilen "mutluluk" pozları… Sosyal medyanın yapı taşı olan o küçük "Beğen" (Like) butonu, aslında Byung-Chul Han’ın bahsettiği o büyük anestezinin en somut aracıdır.
Sistem bizden pürüzsüzlük talep ediyor. Instagram akışımızı bozacak bir hüzne, LinkedIn’deki kariyer imajımızı zedeleyecek bir başarısızlık hissine yer yok. Bir yakınının kaybıyla sarsılan veya varoluşsal bir bunalım yaşayan modern birey, acısını yaşamak yerine dijital dünyanın o "olumlu" girdabına kendini bırakıyor. Acı çeken bir insanı teselli etmek yerine, ona "Pozitif düşün, pozitif yaşa" diyen kişisel gelişim klişelerini fırlatıyoruz. Han’ın deyimiyle, acıyı kökten çözmek yerine onu geçici olarak uyuşturuyor, ruhumuza pürüzsüz bir "palyatif cila" çekiyoruz.
Akıllı Saatler ve Performans Toplumunun Kırbaçları
Günlük hayatımızdan bir başka çarpıcı örnek ise kolumuza taktığımız o akıllı saatler ve sağlık aplikasyonları. "Bugün 10 bin adım attın mı?", "Yeterince verimli uyudun mu?", "Kalp ritmin optimal düzeyde mi?" gibi sürekli bizi denetleyen dijital bildirimlerle yaşıyoruz. Byung-Chul Han, modern insanı bir "performans öznesi" olarak tanımlıyor. Bizler artık dışarıdan bir otorite tarafından değil, bizzat kendi kendimiz tarafından köleleştirilmiş durumdayız.
Daha çok çalışmak, daha çok üretmek, daha "sağlıklı" görünmek zorundayız. Bedenimiz bize yorulduğunu, ruhumuz ise tükendiğini fısıldayarak "acı" sinyalleri gönderdiğinde ne yapıyoruz? Bir parça durup dinlenmek, o acının kaynağına inmek yerine hemen bir ağrı kesici yutuyor, bir vitamin takviyesi alıyor veya anksiyete giderici bir hapa sığınıyoruz. Acı, bedenin sisteme bir protestosudur; modern insan ise o protestonun sesini kısmak için palyatif çözümlere koşar. Çünkü sistemin durmaya, yavaşlamaya ve acı çekerek vakit kaybetmeye tahammülü yoktur.
Devrimci Gücün Kaybı: Acıyı Uyuşturmak, İsyanı Öldürmektir
Han’ın analizindeki en can alıcı noktalardan biri de işin politik boyutudur. Tarih boyunca acı, toplumsal adaletsizliklere, sömürüye ve haksızlıklara karşı başkaldırının en büyük motoru olmuştur. İnsanlar canları yandığı, acı çektikleri ve bu acıyı paylaştıkları için meydanlara çıkmış, hak aramışlardır.
Bugün ise pazar yeri bize her türlü huzursuzluğu uyuşturacak bir "tüketim nesnesi" sunuyor. İş yerinde mobinge mi uğruyoruz? Sistem bize sendikal haklar aramak yerine akşam eve gidip bir online alışveriş terapisine sığınmamızı veya dijital bir platformda dizi maratonu yaparak zihnimizi uyuşturmamızı fısıldıyor. Toplumsal bir adaletsizlik karşısında öfkelenip canımız yandığında, bu ortak acıyı kolektif bir bilince dönüştürmek yerine klavye başında iki tweet atarak içimizi rahatlatıyor, yani acımızın "gazını alıyoruz". Acı uyuştuğunda, toplumsal değişim yaratacak o devrimci ruh da palyatif bir uykunun kollarına bırakılıyor.
Sonuç: Canlı Kalabilmek İçin Acıya Yer Açmak
Byung-Chul Han, Palyatif Toplum eseriyle modern insana çok güçlü bir ayna tutuyor. Acıdan köşe bucak kaçtığımız, onu bir zayıflık veya sistem hatası olarak gördüğümüz bu çağda; aslında insanı insan yapan en temel duyulardan birini kaybettiğimizi hatırlatıyor.
Acıyı reddetmek, onun tam zıttı olan gerçek coşkuyu ve derin mutluluğu da reddetmektir. Çünkü acı çekmeyen, hayata karşı incinebilir olmayan bir insan, bir robottan farksızdır. Okuyucusuna modern dünyanın o sahte ışıklarının arkasındaki anestezili karanlığı göstermek isteyen bu eser, bizi sarsıcı bir soruyla baş başa bırakıyor: Sırf hayatta kalmak ve pürüzsüz görünmek için acıyı tamamen yok ettiğimizde, geriye gerçekten "yaşanmaya değer" bir hayat kalıyor mu?
Leave a comment
Your email address will not be published. Required fields are marked *